Seçim dönemleri geldiğinde hep aynı manzarayı yaşıyoruz. Sokaklar afişlerle doluyor, otobüs durakları, apartman girişleri, kahvehanelerin camları bir anda aday fotoğraflarıyla kaplanıyor. Her yerde aynı samimi gülümsemeler, aynı el sıkışmalar, aynı vaatler: “Sizi unutmayacağız”, “Mahallenizin yolunu yaptıracağım”, “Çocuklarınızın geleceğini düşüneceğiz” gibi gibi… Oylar veriliyor, sonuçlar açıklanıyor ve sonra… sessizlik. Seçilenler Ankara’ya gidiyor ve sanki bir daha geri gelmeyecek gibi hissediyoruz. Televizyonda kürsüde görüyoruz, haber bültenlerinde, bazen bir açılış töreninde… Ama bizim sokakta, bizim apartmanda, bizim derdimizde nerede olduklarını merak ediyoruz.
Ben de yıllardır bu soruyu soruyorum kendime: “Milletvekili gerçekten ne iş yapıyor?” Seçildikten sonra bizi hatırlıyor mu? Bir haksızlıkla karşılaştığımızda, mahallemizde bir sorun çıktığında kapısına gidebilir miyiz yoksa o kapı bize sonsuza kadar kapalı mıdır?
Bu yazıda hem milletvekillerinin günlük hayatını, hem görevlerini hem de bizim onlarla nasıl iletişim kurabileceğimizi yazacağım. Eğer siz de “Vekil seçtik ama sonra ne oluyor?” diye merak ediyorsanız buyurun birlikte bakalım.
Milletvekili Aslında Kimin Vekili?
En baştan en büyük yanlış anlaşılmayı düzeltelim. Çoğumuz hâlâ şöyle düşünüyor: “Bizim ilçeden, ilimizden seçilen vekil bizim vekilimizdir. Başka yerden seçilenler bizi ilgilendirmez.” Bu algı tamamen yanlış.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 80. maddesi çok açık bir cümle ile başlıyor: “Milletvekilleri, seçildikleri bölgeyi değil, bütün milleti temsil eder.” Yani Ankara’ya giren bir vekil, o kapıdan içeri adım attığı anda sadece kendi seçim çevresinin değil, bütün Türkiye’nin vekili oluyor. Ben İstanbul’da yaşıyorum diyelim; ama Erzurum’da bir baraj projesi köylere zarar verecekse, o konuda söz söyleme hakkım olan vekiller sadece Erzurum’dan seçilenler değil, İstanbul’dan, Adana’dan, Samsun’dan seçilen herkes… Çünkü çıkacak kanun hepimizi ilgilendiriyor. Su fiyatları artabilir, elektrik faturası yükselebilir, göç dalgası gelebilir, dolaylı yoldan bizim hayatımıza da dokunabilir.
Bu yüzden “sen benim vekilim değilsin” demek aslında, hukuken ve mantıken doğru değil. Hepimiz aynı gemideyiz ve o geminin dümenine dokunan herkes hepimizin adına karar veriyor.
Bir Milletvekilinin Günü Nasıl Geçiyor?
Televizyonda Meclis’i açtığımızda genelde ne görüyoruz? Ya kavga çıkıyor ya birileri kürsüde bağırıyor veya oylamada eller havada. Sanki milletvekillerinin işi o anki görüntüler. Oysa gerçek çok daha yoğun, çok daha yorucu ve çok daha detaylı.
Bir vekilin temel görevlerini üç ana başlıkta toplayabiliriz:
- Kanun Yapmak (Yasama Görevi) Bu, milletvekilinin en bilinen ve en önemli işi. Ama kanun yapmak sandığımız gibi basit bir görev değil. Bir kanun teklifi ortaya çıkması için önce uzun bir hazırlık süreci gerekiyor. Vekilin danışmanları, hukukçuları, maliye uzmanları, bazen üniversiteden akademisyenler masaya oturuyor. “Bu düzenleme kime fayda sağlar? Kim zarar görür? Bütçeye ne yük getirir? Anayasa’ya uygun mu? Mevcut kanunlarla çelişiyor mu?” gibi onlarca soru soruluyor. Teklif hazırlandıktan sonra meclise sunuluyor, sonra ilgili komisyonlara gidiyor. Komisyonda her madde tek tek okunuyor, tartışılıyor, değiştiriliyor, ekleniyor, çıkarılıyor. Ardından genel kurula geliyor, orada da saatlerce konuşuluyor ve en sonunda oylanıyor. Yani televizyonda gördüğümüz o el kaldırma anı, aslında aylar süren bir emeğin, tartışmanın, uzlaşmanın son saniyesi.
- Hükümeti ve Kamu Kurumlarını Denetlemek
Bu görev çok az kişi tarafından biliniyor ama bence vatandaş için en güçlü silahlardan biri.
Milletvekili, bakanlıkların kamu kurumlarının ne yaptığını sorgulayabiliyor. En yaygın yöntemi yazılı soru önergesi. Örneğin bir vekil şöyle bir soru yöneltebiliyor: “Ulaştırma ve Altyapı Bakanına soruyorum: … ili …ilçesindeki yol projesinde ihale bedeli ne kadardı? Neden bu şirket kazandı? Proje ne zaman bitecek?”
Bakanın bu soruya 15 gün içinde cevap vermesi zorunlu. Cevap gelmezse veya cevap yetersizse iş sözlü soruya, hatta gensoruya kadar gidebiliyor. Yani vekil orada bizim adımıza “hesap verin” diyor. Birçok yanlış uygulama, usulsüzlük, bu soru önergeleri sayesinde ortaya çıkıyor ve düzeltiliyor. Tek başına bir önerge bile bazen bir bakanlığı harekete geçirebiliyor. - Komisyonlarda Teknik Çalışma Yapmak
Meclisin asıl mutfağı burası. Genel kurulda bağırış çağırış olur ama komisyonlarda iş ciddiye biner. Sağlık Komisyonu, Milli Eğitim Komisyonu, Çevre Komisyonu, İçişleri Komisyonu, Adalet Komisyonu… Vekil hangi alanda bilgili ise genelde o komisyonda aktif görev alır. Bir yasa tasarısı Genel Kurul’a gelmeden önce burada her cümlesi, her virgülü didik didik edilir. Bakanlık yetkilileri dinlenir, üniversiteden uzmanlar çağrılır, sendikalar görüş bildirir, sivil toplum kuruluşları söz alır, bazen mağdur vatandaşlar bile komisyona davet edilir. (mağdur vatandaşlar gerçekten komisyona davet ediliyor mu, orası ayrı bir konu tabi) Orada yapılan tartışmalar televizyona pek yansımaz ama asıl kanun orada şekillenir.
Bir Derdimiz Olduğunda Milletvekili Kapısına Gidebilir miyiz?
Şimdi en can alıcı soruya gelelim. Gerçekten görüşebilir miyiz? Kanunen hiçbir milletvekilinin vatandaşla birebir görüşme zorunluluğu yok. Yani “beni kabul etmedi” diye mahkemeye gidemezsiniz. Ama siyasetin kendi yazısız kuralı var: Halkla bağını koparan vekilin siyasi ömrü kısa olur. Bu yüzden neredeyse bütün vekiller düzenli olarak “halk günü” yapıyor. Ankara’daki makam odalarında, seçim bölgesindeki bürolarında vatandaşları kabul ediyorlar. Biri okulun ısınma sorununu anlatıyor, biri bir memurun haksız muamelesinden şikayet ediyor, biri “bu araziye imar çıksın” diye rica ediyor. İyi bir vekil bu talepleri not alıyor, ilgili bakanlığa yazı yazıyor, telefon açıyor, takip ediyor ve mümkünse sonuç alıyor. Yani evet, kapısına gitmek işe yarayabiliyor. Ama tabii ki her vekil aynı değil. Bazıları gerçekten samimi dinler, bazıları “bakacağız” deyip geçiştirir. Farkı anlamak için genelde bir görüşme yeter.
Ankara’ya Gidemiyorsak Sesimizi Nasıl Duyururuz?
Vaktiniz yok, Ankara uzak, tanıdığınız vekil yok diye hakkınızı aramaktan vaz mı geçeceksiniz? Hayır. Çok güçlü bir yol var: TBMM Dilekçe Komisyonu. Bence bu sistem Türkiye’nin az bilinen ama en etkili demokratik araçlarından biri.
e-Dilekçe Sistemi Nasıl Kullanılır?
Artık pul, zarf, posta derdi yok. Çok basit adımlar:
- Google’a “TBMM e-dilekçe” yazın.
- e-devlet şifrenizle giriş yapın.
- Karşınıza gelen forma derdinizi, şikayetinizi veya önerinizi net bir şekilde yazın.
Yazdığınız metin doğrudan Dilekçe Komisyonu’na ulaşıyor.
Komisyon ciddi bulursa ilgili bakanlığa, kuruma yazı yazıyor, cevap istiyor ve gelen cevap size de iletiliyor.
En güzel özellik: Başkalarının Dilekçelerine Destek Vermek
Sistemin en güçlü yanı şu: Başkalarının açtığı dilekçeleri görebiliyorsunuz. Diyelim biri “Kırsalda internet altyapısı iyileştirilsin” diye yazmış. Siz de aynı şeyi istiyorsanız o dilekçeye destek olabiliyorsunuz. İmza sayısı arttıkça konu ciddiye alınıyor. Binlerce, on binlerce imza birikince Meclis’in gündemine geliyor ve çözüm üretilmesi için baskı oluşuyor.
Dilekçenizin Ciddiye Alınması İçin Altın Kurallar:
- Net ve kısa yazın. Sorun ne, istenen çözüm ne, açıkça belirtin.
- Kimlik bilgileriniz tam olsun. (e-devlet’te zaten geliyor)
Eğer konu önceden mahkemede ise Meclis genelde “Yargı sürecini bekleyin” der. Önce belediyeye, valiliğe, kaymakamlığa başvurup sonuç alamadıysanız bunu belirtin; daha etkili oluyor.
Gerçekten Bir Şey Değişir mi?
“Benim dilekçemle ne değişecek ki?” diye düşünen çok insan var. Haklılar da. Tek başına zor. Ama şunu unutmayalım: Bugün kullandığımız birçok hak, birilerinin dilekçe yazmasıyla başladı. Hayvan hakları, engelli hakları, çevre koruma yasaları, tüketici hakları… Hepsinin bir yerden başlayan bir sesi var. On bin kişi aynı konuda yazarsa o ses gürültüye dönüşür. Ve o gürültü, vekillerin üzerinde baskı oluşturur. Çünkü o sesler eninde sonunda sandıkta oya döner.
Milletvekilleri bizim çalışanlarımız aslında. Maaşlarını biz veriyoruz, koltuklarını biz seçiyoruz. Onlar da bunu bilmeli. Ama biz de sorumluyuz. Sadece seçim günü oy verip sonra “Bunlar bir şey yapmıyor.” diye yakınmak yetmiyor. Onları takip etmek, soru sormak, dilekçe yazmak, kapılarını çalmak bizim elimizde. Demokrasi sandığa gitmekten ibaret değil. Sandıktan sonraki yıllarda o sandığın hakkını aramakla ilgili.
Ben elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Bazen sonuç alıyorum, bazen alamıyorum. Ama susmuyorum. Siz de susmayın. Çünkü bu sistem ancak biz sesimizi yükselttikçe, sorguladıkça, hatırlattıkça gerçekten bizim için çalışır.
Şimdi sıra sizde. Bir derdiniz varsa, bir fikriniz varsa, bir haksızlık görüyorsanız yazın. Gönderin. Belki o küçük adım bir başkasının hayatını değiştirecek. Belki de sizin hayatınıza geri dönecek. Umarım bu yazı size biraz cesaret verir. Ben buradan izlemeye devam ediyorum. Siz de izlemeye devam edin.
