Sosyal Medyada İlahiyle Reklam Yapmak: Bu Ne Rezalet Böyle?

İlahi söyleyen fenomen parayı verene reklam yapıyor: Dönerden berbere her esnafta aynı ilahi! Bu din tüccarlığına dur deme zamanı geldi.

Merhaba arkadaşlar. Bugün yine içimdekileri dökmek istedim çünkü susmak artık imkansız hale geldi. Sosyal medya her gün yeni bir saçmalıkla karşımıza çıkıyor. Reelsler, hikayeler, videolar derken her şey bir pazarlama aracına dönüşmüş durumda. Ama bazıları var ki insanın midesini bulandırıyor. İşte tam da bugün bahsedeceğim şey bu: İlahi söyleyen bir kişinin parayı veren her esnafa gidip aynı ilahiyi okuyarak reklam yapması. Özellikle o meşhur “Kâbe’de hacılar hû der Allah, yer gök inim inim inler Allah” ilahisini dönercide et kesilirken, berberde saç traşı yapılırken, pastanede tatlı satılırken, kuyumcuda altın gösterilirken… Her yerde aynı melod, aynı manevi hava. Evet yanlış duymadınız. Döner dilimleniyor, saç kesiliyor, tatlı paketleniyor ama bizzat o adam tarafından ilahi okunuyor ve amaç ne? Müşteri çekmek, satış artırmak. Ben bunu görünce gerçekten kanım dondu. Bu nasıl alçaklık seviyesi? Dini duyguları sömürerek para kazanmak mı istiyorsunuz? Bu yaklaşım en aşağılık olanlardan biri. Konuyu biraz açalım çünkü bu mesele içimde kaldı ve paylaşmazsam rahat edemem.

Öncelikle olayı netleştireyim. Sosyal medyada gezinirken karşıma çıkan videolarda bu adamı görüyorum. Hacdan veya umreden dönen hacıları kapıda karşılayan o kişi. Hani şu viral olan ilahiyi söyleyen adam. Evet tam o. Ama şimdi iş değişmiş. Artık sadece bir dönerci için değil, parayı veren her esnafa aynı ilahiyi söylüyor. Bir gün döner tezgahında et doğrarken, başka bir gün berber koltuğunda saç kesilirken, bir başkasında pastane tezgahında tatlı sunulurken, bir kuyumcuda altın tartılırken… Hep aynı ilahi aynı duygusal hava. Parası olan esnaf onu çağırıyor, video çekiliyor, sosyal medyada paylaşılıyor ve dükkanına müşteri akını oluyor. Bu ne kadar düşük bir pazarlama taktiği değil mi? Dini sembolleri, manevi duyguları alıp doğrudan ticari kazanca dönüştürmek çok büyük bir saygısızlık. Artık tek bir dükkana bağlı değil bu adam. Parayı veren her esnafın kapısına gidiyor ilahiyi okuyor ve karşılığında para alıyor. Tam bir din tüccarlığı haline gelmiş.

Şimdi bazıları çıkıp “Ne var bunda? İnsan ilahi söyler, reklam olur.” diyebilir. Hayır, olmaz! Olmamalı da. Dini duygularımızı maneviyatımızı ticari bir meta haline getirmek en büyük ihanetlerden biri. Reklam yapmak istiyorsan ürününün kalitesini öne çıkar. İşletmenin temizliğini, hijyen standartlarını göster. Çalıştırdığın personelin haklarını eksiksiz vererek adil davranarak fark çıkar. Ama hayır. Kolay yola kaçıyorlar. İlahiyle, dua ile insanların duygularını gıdıklayarak müşteri topluyorlar. Bu, din duyguları istismar etmekten başka bir şey değil. İnançlarımızı sömürmek, her şeyi para için mübah görmek toplumumuzun en büyük yaralarından biri. Sert konuşuyorum çünkü başka türlü anlatılamaz. Bu adam ilahiyi pazarlama aracına çevirerek hem dine hem de topluma ihanet ediyor. Üstelik artık sistematik hale gelmiş. Parayı veren her esnafa aynı numarayı çekiyor ve bu sömürü zinciri büyüyor.

Bu olay tek başına kalmıyor zaten. Türkiye’de dini sömürü örnekleri o kadar çok ki, insan şaşırıyor. Mesela sosyal medyada ilahi söyleyerek fenomen olan bu kişi, şimdi dükkan dükkan geziyor ve çeşitli işletmelerde farklı ilahiler söyleyerek reklam yapıyor. Bir dönercide et keserken, bir berberde saç keserken, bir pastanede tatlı satarken, bir kuyumcuda altın gösterirken… Hepsi aynı numara. İlahi okuyorlar, viral oluyorlar sonra esnafla anlaşma yapıyorlar. Hatta bazı işletme sahipleri ekstra vaatlerde bulunuyor: “Video 10 milyon izlensin sana bir telefon, mont alacağım” diye. Bu tam bir din tüccarlığı. İlahi, manevi bir ifade olmaktan çıkıp para basma makinesine dönüşüyor. Başka örnekler de var. Bazı gıda ürünleri helal diye pazarlanırken, âyetler ve hadisler bolca kullanılıyor ama asıl amaç satış artırmak. Veya tesbih satan dükkanlarda dua okunarak müşteri çekiliyor sanki manevi bir bereket getirecekmiş gibi. Ramazan reklamlarında bile kültürel dini semboller o kadar yoğun kullanılıyor ki ürün maneviyatla özdeşleştiriliyor. Coca-Cola gibi markalar bile Ramazan döneminde iftar sofraları, ezan sesleri, manevi atmosfer oluşturarak satış yapıyor. Bunlar da dinin duygusal gücünü ticari kazanca çevirmekten başka bir şey değil. Hepsi aynı mantık: İnsanların inancını gıdıklayarak cüzdanını açtırmak. Ve bizim konumuzdaki adam da bu zincirin en bariz halkalarından biri olmuş. Parayı veren her esnafa ilahiler okuyor, dükkan dükkan geziyor.

Gelelim o destek yorumlarına. Onlar ayrı bir felaket. Bir tanesi şöyle yazmış: “Bayanları, genç kızları teşhir edip reklam yapılırken çıt yok, ilahi okuyunca yok para için, yok reklam için… Ne güzel ilahiler söyleniyor, rahatsız olan dinlemez.”

Arkadaş bu ne mantık? Bir yanlışı başka bir yanlışla savunmak mı istiyorsun? Evet, kadınları teşhir ederek reklam yapanlar da yanlış ve onlar da eleştirilmeli. Ama bu, ilahi ile reklam yapmayı haklı çıkarmaz. İki yanlış bir doğru etmez.

“Rahatsız olan dinlemez” diyorsun, peki dinimizi ticarileştirmelerine sessiz mi kalalım? Sizin ki savunma değil, kaçış. Bu yorumu yapanlar asıl sorunu görmezden geliyor. İlahi duyguları korumak yerine “Başkaları daha kötüsünü yapıyor.” diye geçiştiriyor. Bu tam ikiyüzlülük. Sert konuşuyorum: Bu tür yorumlar din sömürüsünü normalleştiriyor ve siz de bu çarkın parçası oluyorsunuz.

Başka bir yorum daha var, o da şöyle: “Ya bu kardeş fetva vermiyor, bir şey vaat etmiyor, “dinde şuu var bu var” demiyor, sadece ilahi söylüyor. Kime ne dokunuyor da o kadar olumsuz kelam çıkıyor ağzınızdan? Bu neyin kara kalpliliği? Tipinden tutun da sırtındaki paltoya kadar ileri gidebiliyorsunuz. Reklam mı yapmış, yapsın. Biri de böyle reklam yapsın. Bıktık göğüslü bacaklı reklamlardan. Rahatsız olan dinlemez, olur biter.”

Bu yorumu okuyunca sinirlerim tepeme çıktı.
“Sadece ilahi söylüyor.” diyorsun ama bağlamı tamamen unutuyorsun. Bu ilahi döner tezgahında et kesilirken, berberde saç şekillenirken, pastanede tatlı satılırken söyleniyor ve amaç reklam. Ama artık sadece bir işletme ile sınırlı değil. Parayı veren her esnafa aynı şeyi yapıyor. Bu saf bir ilahi okuma değil, ticari bir gösteri.
“Kime dokunuyor?” diyorsun, dokunuyor işte. Dindar insanların kalbine dokunuyor çünkü dinimizi ucuzlatıyor.
“Kara kalplilik” diyorsun bize ama asıl kara kalp, dini para için kullananlarda ve ona yorumlarıyla destek olanlarda. Reklam için ilahi okuyan adam, dinimizi pazarlıyor ve sen “bir de böyle reklam yapsın” diyorsun. Hayır yapmasın! Reklamı ürünle yapsın. “Bıktık göğüslü bacaklı reklamlardan” diyorsun, haklısın bıktık ama çözüm dinimizi sömürmek mi? Bir yanlışa karşı, diğer yanlışı alkışlamak mı?
Çözüm etik pazarlama. Bu yorumlarınız din sömürünü alkışlıyor ve siz de o adamın ekmeğine yağ sürüyorsunuz. Bu zihniyet toplumun çürümesine doğrudan katkı sağlıyor.

Neden bu kadar kızgınım biliyor musunuz? Çünkü dinimiz İslam yeterince sömürüldü. Tarihte de, günümüzde de, siyasette de, ticarette her alanda kullanıldı. Bu olay küçük bir örnek gibi görünüyor ama aslında çok şeyi temsil ediyor. Adam ilahiyi alıp her esnafın malına araç yapıyor. O ilahinin anlamı ne? Kâbe’den hacılardan bahsediyor manevi bir yerden, manevi bir andan söz ediyor. Ama şimdi döner tezgahında, berber koltuğunda, pastane tezgahında, kuyumcu vitrininde… Bu saygısızlık. İlahi söyleyyen adam, hacıları karşılayarak belki bir zamanlar samimiydi ama şimdi ticari bir figür haline geldi. Parayı verenn her esnafa ilahiler okuyor. Bu geçiş, niyetin bozuk olduğunu açıkça gösteriyor. Destek yoruumları da bunu görmezden geliyor ve “rahatsız olan dinlemez” diye geçiştiriyor. Peki dinimizi korunmasına yardım etmek kimin görevi? Hepimizin. Sessiz kalmak onaylamak anlamına geliyor.

Alternatif reklam taktiklerine bakalım. Reklam nasıl yapılmalı? Çok basit. Ürün kalitesiyle yapılmalı. Dönerin lezzeti, taze malzemeler, hijyen standartları öne çıkarılmalı. Mesela video çekip “Etimiz günlük geliyor, temizliğimiz şöyle yapılıyor, çalışanlarımız memnun çünkü haklarını tam veriyoruz” diye göster. Bu gerçek reklamdır. Ama yok. Kolay yola kaçıyorlar. İlahiyle duyguları sömürüyorlar. Bu aldatmacadan başka bir şey değil. Yorumm yapanlar “başka reklamlardan bıktık” diyor, evet bıktık ama çözüm bu mu? Hayır. Çözüm etik olmak, ahlaklı olmak ve dinimizi duyguları zedelememek.

Şimdi o yurumculara doğrudan sesleniyorum: Siz bize “kara kalpli” diyorsunuz ama asıl kara kalpli, dini para için kullananlarda. “Reklam yapsın” diyorsunuz ama nasıl? Dinle mi? Hayır olmaz! Bu dinimizi ucuzlatır, toplumu kandırır. Çocuklar buunları izliyor ve “Din ile para kazanılır” diye düşünüyorlar. Bu çok yanlış bir örnek. Bu yorumlar cahillik veya kasıtlı bir körlük. Dinimizin korunmasına yardım edin ve sömürülmesine izin vermeyin.

Toplum olarak buna “dur” demeliyiz. Sosyal medyada beğenmeyelim, paylaşmayalım, eleştirelim. Ama doğru ve sert şekilde eleştirelim. Bu sömürü durmazsa yayılır, daha çok esnaf aynı yolu seçer ve dinimiz oyunccak haline gelir.

Son sözüm şu: Dinimizin korunmasına destek olalım. Reklamları etik bir şekilde yapalım. Bu ilahi söyleyen adama parayı veren her işletmeye söylüyorum: Utanın! Dinimizi rahat bırakın. Para başka yerden de kazanılır.

Milletvekili Ne iş Yapar? Bir Derdimiz Olduğunda Kapısına Gidebilir miyiz?

Milletvekili ne yapar, gerçekten bize hesap verir mi? Bir sorunumuz olduğunda kapısına gidebilir miyiz, dilekçe verince sonuç çıkar mı? Tüm süreçleri sade ve net şekilde anlattım.

Seçim dönemleri geldiğinde hep aynı manzarayı yaşıyoruz. Sokaklar afişlerle doluyor, otobüs durakları, apartman girişleri, kahvehanelerin camları bir anda aday fotoğraflarıyla kaplanıyor. Her yerde aynı samimi gülümsemeler, aynı el sıkışmalar, aynı vaatler: “Sizi unutmayacağız”, “Mahallenizin yolunu yaptıracağım”, “Çocuklarınızın geleceğini düşüneceğiz” gibi gibi… Oylar veriliyor, sonuçlar açıklanıyor ve sonra… sessizlik. Seçilenler Ankara’ya gidiyor ve sanki bir daha geri gelmeyecek gibi hissediyoruz. Televizyonda kürsüde görüyoruz, haber bültenlerinde, bazen bir açılış töreninde… Ama bizim sokakta, bizim apartmanda, bizim derdimizde nerede olduklarını merak ediyoruz.

Ben de yıllardır bu soruyu soruyorum kendime: “Milletvekili gerçekten ne iş yapıyor?” Seçildikten sonra bizi hatırlıyor mu? Bir haksızlıkla karşılaştığımızda, mahallemizde bir sorun çıktığında kapısına gidebilir miyiz yoksa o kapı bize sonsuza kadar kapalı mıdır?

Bu yazıda hem milletvekillerinin günlük hayatını, hem görevlerini hem de bizim onlarla nasıl iletişim kurabileceğimizi yazacağım. Eğer siz de “Vekil seçtik ama sonra ne oluyor?” diye merak ediyorsanız buyurun birlikte bakalım.

Milletvekili Aslında Kimin Vekili?

En baştan en büyük yanlış anlaşılmayı düzeltelim. Çoğumuz hâlâ şöyle düşünüyor: “Bizim ilçeden, ilimizden seçilen vekil bizim vekilimizdir. Başka yerden seçilenler bizi ilgilendirmez.” Bu algı tamamen yanlış.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 80. maddesi çok açık bir cümle ile başlıyor: “Milletvekilleri, seçildikleri bölgeyi değil, bütün milleti temsil eder.” Yani Ankara’ya giren bir vekil, o kapıdan içeri adım attığı anda sadece kendi seçim çevresinin değil, bütün Türkiye’nin vekili oluyor. Ben İstanbul’da yaşıyorum diyelim; ama Erzurum’da bir baraj projesi köylere zarar verecekse, o konuda söz söyleme hakkım olan vekiller sadece Erzurum’dan seçilenler değil, İstanbul’dan, Adana’dan, Samsun’dan seçilen herkes… Çünkü çıkacak kanun hepimizi ilgilendiriyor. Su fiyatları artabilir, elektrik faturası yükselebilir, göç dalgası gelebilir, dolaylı yoldan bizim hayatımıza da dokunabilir.

Bu yüzden “sen benim vekilim değilsin” demek aslında, hukuken ve mantıken doğru değil. Hepimiz aynı gemideyiz ve o geminin dümenine dokunan herkes hepimizin adına karar veriyor.

Bir Milletvekilinin Günü Nasıl Geçiyor?

Televizyonda Meclis’i açtığımızda genelde ne görüyoruz? Ya kavga çıkıyor ya birileri kürsüde bağırıyor veya oylamada eller havada. Sanki milletvekillerinin işi o anki görüntüler. Oysa gerçek çok daha yoğun, çok daha yorucu ve çok daha detaylı.

Bir vekilin temel görevlerini üç ana başlıkta toplayabiliriz:

  1. Kanun Yapmak (Yasama Görevi) Bu, milletvekilinin en bilinen ve en önemli işi. Ama kanun yapmak sandığımız gibi basit bir görev değil. Bir kanun teklifi ortaya çıkması için önce uzun bir hazırlık süreci gerekiyor. Vekilin danışmanları, hukukçuları, maliye uzmanları, bazen üniversiteden akademisyenler masaya oturuyor. “Bu düzenleme kime fayda sağlar? Kim zarar görür? Bütçeye ne yük getirir? Anayasa’ya uygun mu? Mevcut kanunlarla çelişiyor mu?” gibi onlarca soru soruluyor. Teklif hazırlandıktan sonra meclise sunuluyor, sonra ilgili komisyonlara gidiyor. Komisyonda her madde tek tek okunuyor, tartışılıyor, değiştiriliyor, ekleniyor, çıkarılıyor. Ardından genel kurula geliyor, orada da saatlerce konuşuluyor ve en sonunda oylanıyor. Yani televizyonda gördüğümüz o el kaldırma anı, aslında aylar süren bir emeğin, tartışmanın, uzlaşmanın son saniyesi.
  2. Hükümeti ve Kamu Kurumlarını Denetlemek
    Bu görev çok az kişi tarafından biliniyor ama bence vatandaş için en güçlü silahlardan biri.
    Milletvekili, bakanlıkların kamu kurumlarının ne yaptığını sorgulayabiliyor. En yaygın yöntemi yazılı soru önergesi. Örneğin bir vekil şöyle bir soru yöneltebiliyor: “Ulaştırma ve Altyapı Bakanına soruyorum: … ili …ilçesindeki yol projesinde ihale bedeli ne kadardı? Neden bu şirket kazandı? Proje ne zaman bitecek?”
    Bakanın bu soruya 15 gün içinde cevap vermesi zorunlu. Cevap gelmezse veya cevap yetersizse iş sözlü soruya, hatta gensoruya kadar gidebiliyor. Yani vekil orada bizim adımıza “hesap verin” diyor. Birçok yanlış uygulama, usulsüzlük, bu soru önergeleri sayesinde ortaya çıkıyor ve düzeltiliyor. Tek başına bir önerge bile bazen bir bakanlığı harekete geçirebiliyor.
  3. Komisyonlarda Teknik Çalışma Yapmak
    Meclisin asıl mutfağı burası. Genel kurulda bağırış çağırış olur ama komisyonlarda iş ciddiye biner. Sağlık Komisyonu, Milli Eğitim Komisyonu, Çevre Komisyonu, İçişleri Komisyonu, Adalet Komisyonu… Vekil hangi alanda bilgili ise genelde o komisyonda aktif görev alır. Bir yasa tasarısı Genel Kurul’a gelmeden önce burada her cümlesi, her virgülü didik didik edilir. Bakanlık yetkilileri dinlenir, üniversiteden uzmanlar çağrılır, sendikalar görüş bildirir, sivil toplum kuruluşları söz alır, bazen mağdur vatandaşlar bile komisyona davet edilir. (mağdur vatandaşlar gerçekten komisyona davet ediliyor mu, orası ayrı bir konu tabi) Orada yapılan tartışmalar televizyona pek yansımaz ama asıl kanun orada şekillenir.

Bir Derdimiz Olduğunda Milletvekili Kapısına Gidebilir miyiz?

Şimdi en can alıcı soruya gelelim. Gerçekten görüşebilir miyiz? Kanunen hiçbir milletvekilinin vatandaşla birebir görüşme zorunluluğu yok. Yani “beni kabul etmedi” diye mahkemeye gidemezsiniz. Ama siyasetin kendi yazısız kuralı var: Halkla bağını koparan vekilin siyasi ömrü kısa olur. Bu yüzden neredeyse bütün vekiller düzenli olarak “halk günü” yapıyor. Ankara’daki makam odalarında, seçim bölgesindeki bürolarında vatandaşları kabul ediyorlar. Biri okulun ısınma sorununu anlatıyor, biri bir memurun haksız muamelesinden şikayet ediyor, biri “bu araziye imar çıksın” diye rica ediyor. İyi bir vekil bu talepleri not alıyor, ilgili bakanlığa yazı yazıyor, telefon açıyor, takip ediyor ve mümkünse sonuç alıyor. Yani evet, kapısına gitmek işe yarayabiliyor. Ama tabii ki her vekil aynı değil. Bazıları gerçekten samimi dinler, bazıları “bakacağız” deyip geçiştirir. Farkı anlamak için genelde bir görüşme yeter.

Ankara’ya Gidemiyorsak Sesimizi Nasıl Duyururuz?

Vaktiniz yok, Ankara uzak, tanıdığınız vekil yok diye hakkınızı aramaktan vaz mı geçeceksiniz? Hayır. Çok güçlü bir yol var: TBMM Dilekçe Komisyonu. Bence bu sistem Türkiye’nin az bilinen ama en etkili demokratik araçlarından biri.

e-Dilekçe Sistemi Nasıl Kullanılır?
Artık pul, zarf, posta derdi yok. Çok basit adımlar:

  • Google’a “TBMM e-dilekçe” yazın.
  • e-devlet şifrenizle giriş yapın.
  • Karşınıza gelen forma derdinizi, şikayetinizi veya önerinizi net bir şekilde yazın.

Yazdığınız metin doğrudan Dilekçe Komisyonu’na ulaşıyor.
Komisyon ciddi bulursa ilgili bakanlığa, kuruma yazı yazıyor, cevap istiyor ve gelen cevap size de iletiliyor.
En güzel özellik: Başkalarının Dilekçelerine Destek Vermek
Sistemin en güçlü yanı şu: Başkalarının açtığı dilekçeleri görebiliyorsunuz. Diyelim biri “Kırsalda internet altyapısı iyileştirilsin” diye yazmış. Siz de aynı şeyi istiyorsanız o dilekçeye destek olabiliyorsunuz. İmza sayısı arttıkça konu ciddiye alınıyor. Binlerce, on binlerce imza birikince Meclis’in gündemine geliyor ve çözüm üretilmesi için baskı oluşuyor.

Dilekçenizin Ciddiye Alınması İçin Altın Kurallar:

  • Net ve kısa yazın. Sorun ne, istenen çözüm ne, açıkça belirtin.
  • Kimlik bilgileriniz tam olsun. (e-devlet’te zaten geliyor)
    Eğer konu önceden mahkemede ise Meclis genelde “Yargı sürecini bekleyin” der. Önce belediyeye, valiliğe, kaymakamlığa başvurup sonuç alamadıysanız bunu belirtin; daha etkili oluyor.

Gerçekten Bir Şey Değişir mi?

“Benim dilekçemle ne değişecek ki?” diye düşünen çok insan var. Haklılar da. Tek başına zor. Ama şunu unutmayalım: Bugün kullandığımız birçok hak, birilerinin dilekçe yazmasıyla başladı. Hayvan hakları, engelli hakları, çevre koruma yasaları, tüketici hakları… Hepsinin bir yerden başlayan bir sesi var. On bin kişi aynı konuda yazarsa o ses gürültüye dönüşür. Ve o gürültü, vekillerin üzerinde baskı oluşturur. Çünkü o sesler eninde sonunda sandıkta oya döner.

Milletvekilleri bizim çalışanlarımız aslında. Maaşlarını biz veriyoruz, koltuklarını biz seçiyoruz. Onlar da bunu bilmeli. Ama biz de sorumluyuz. Sadece seçim günü oy verip sonra “Bunlar bir şey yapmıyor.” diye yakınmak yetmiyor. Onları takip etmek, soru sormak, dilekçe yazmak, kapılarını çalmak bizim elimizde. Demokrasi sandığa gitmekten ibaret değil. Sandıktan sonraki yıllarda o sandığın hakkını aramakla ilgili.

Ben elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Bazen sonuç alıyorum, bazen alamıyorum. Ama susmuyorum. Siz de susmayın. Çünkü bu sistem ancak biz sesimizi yükselttikçe, sorguladıkça, hatırlattıkça gerçekten bizim için çalışır.

Şimdi sıra sizde. Bir derdiniz varsa, bir fikriniz varsa, bir haksızlık görüyorsanız yazın. Gönderin. Belki o küçük adım bir başkasının hayatını değiştirecek. Belki de sizin hayatınıza geri dönecek. Umarım bu yazı size biraz cesaret verir. Ben buradan izlemeye devam ediyorum. Siz de izlemeye devam edin.

Temu Türkiye’den Fiilen Çekildi: Ucuz Çin Alışverişi Bitti

Temu’nun ucuz Çin alışverişi hayali bitti! 30 Euro gümrük muafiyeti kalktı, Temu yurt dışı gönderimi kesti. Artık şişirilmiş fiyatlı yerel stoklar kaldı. Yerli üretici korunuyor mu, yoksa cüzdanımız mı kazık yiyor? Gerçeği ve öfkeyi oku!

Temu Türkiye’den kovulmadı ama fiilen yurt dışından direkt alışveriş dönemi bitti. Çin’den gelen o efsanevi ucuz ürünler artık kapıdan giremiyor. 6 Şubat 2026 itibariyle yürürlüğe giren yeni gümrük düzenlemesiyle 30 Euro’lukk muafiyet tamamen kalktı. Artık en ufak pakette bile tam gümrük beyannamesi, müşavir ücreti, vergi, ardiye derken masraflar uçuyor. Temu da “Ulan bu iş bize pahalıya patlar” deyip yurt dışı gönderimi kesti.

Şimdi Temu sitesine veya mobil uygulamasına girince gördüğün şey eski Temu değil. Sadece Türkiye’deki yerel depolarda bekleyen, stokları sınırlı, fiyatları şişirilmiş ürünler var. Milyonlarca çeşit deryası yok oldu, yerine yerli satıcıların doldurduğu bir pazar yeri kaldı. Yani Temu artık tabela gibi duruyor ama o eski “Çin’den 50 Lira’ya mutfak robotu” hayali resmen çöpe atıldı.

Bu “Sıfır Tolerans” Gümrük Saçmalığı Ne İşe Yarıyor?

Yıllardır sınırla oynuyorlar. 150 Euro’ydu, 30 Euro’ya düştü, şimdi sıfır oldu. Küçücük bir ürün bile hızlı kargo muafiyetinden çıktı. Sonuuç? 50-100 TL’lik bir şeye gümrükte 500-1000 TL ek masraf çıkabiliyor. Temu gibi devler bu bürokrasiye girmeye tenezzül etmedi, çekti gitti.

“Yerli Üreticiyi Koruyoruz” Masalı

Her seferinde aynı nakarat: “Yerli sanayiyi koruyoruz, kolluyoruz.” Kardeşim cidden mi? Temu’da 100 Lİra’ya satılan bir şeyi burada 800-1000 Lira’ya kakalayan aracıları mı koruyorsunuz? Gerçekten üreticiyi korumak istiyorsanız gidin fabrikaların elektrik faturasını düşürün, hammadde vergisini sıfırlayın, lojistiği destekleyin. Ama hayır! Kolay olanı seçip duvar örüyorlar. Sonuçta kazanan yerli tekelci satıcılar, kaybeden ise senin cüzdanın ve üreticiler.

Neden Her Şeyi Dünyanın En Pahalısına Alıyoruz?

Avrupa’da Amerika’da gençler 2-3 Dolar’a teknolojik aksesuar alıp hobilerini geliştirirken, bizim gençlerimiz aynı ürüne ulaşmak için ayakkabı bağcığı biriktiriyor. İnternet çağında herkes fiyatları görüyor. Bir Fransız 5 Euro’ya kamp malzemesi alırken bizimki gümrükk duvarı yüzünden 1500 TL’ye bile zor ulaşıyorsa, burada bariz bir adaletsizlik var. Bu düzenleme cüzdanı boşaltmakla kalmıyor, insanın yaşama hevesini de söndürüyor.

Gerçek Çözüm Bu Değil

Devlet vergi bindirip durmakk yerine şunlara el atsaydı:

  • Sanayicinin elektrik-doğalgaz vergisini sıfırlasaydı,
  • Yerli kargoculara destekk verseydi ki ihracat yapabilsinler,
  • Hammaddeye gelen vergileri kaldırsaydı.

Bunlar yapılmadan sadece kapıyı kilitlemek, halkı pahalılığa mahkum etmekten başka bir şey değil. Kısacası: Temu “kovulmadı” ama yurt dışı ucuz alışveriş hayali resmen öldü. Artık ya şişirilmiş fiyatlı yerel stoklardan alacaksın ya da bekleyyip göreceksin bu duvarlar ne zaman iniyor. Tüketiciye atılan en büyük kazık bu oldu. Yerli sanayi kalkınsın istiyorsan rahatlat, sonra tüketiciyi sömürme. Bu kadar basit.

8 Bardak Su İfadesinin Gerçekleri

Merhaba. Günlük hayatta neredeyse otomatikleşmiş bazı cümleler var. O kadar sık duyuluyorlar ki, kimse durup düşünmüyor bile. “Günde 8 bardak (2 litre) su içmelisin” de bunlardan biri. Söylenişi net, kulağa mantıklı geliyor ve insanın içine garip bir sorumluluk hissi bırakıyor. İçmediğinde eksik bir şey yapmışsın gibi.

Ama işin aslı bu kadar net değil. Hatta daha da ileri gidelim: Günde 8 bardak su içmek diye herkes için geçerli, bilimsel olarak kesinleşmiş bir kural yok.

Bu yazıda tam bu konudan bahsedeceğim. Panik yaratmadan, suyu düşman ilan etmeden ama ezberlenmiş bir bilginin neden sorgulanması gerektiğini sakin sakin anlatacağım.

Günde 8 Bardak Kuralı Nereden Çıktı?

Bu kuralın bu kadar yaygın olmasının nedeni, arkasında güçlü bir bilimsel gerçek yatması değil. Asıl neden, basit ve akılda kalıcı olması.

Geçmişte yapılan bazı beslenme rehberlerinde, yetişkin bir insanın günlük sıvı ihtiyacının yaklaşık 2-2,5 Litre civarında olduğu belirtilmişti. Buraya kadar her şey normal. Ama bu sıvının tamamının bardak bardak içilen sudan gelmesi gerektiğine dair bir ifade yoktu.

Yani çorbadan, yoğurttan, sebzeden, meyveden, çaydan alınan sıvı da bu hesaba dahildi. Zamanla bu detaylar kayboldu. Geriye sadece “2 litre” kaldı. O da pratik olsun diye “8 bardak” diye yuvarlandı ve öylece kaldı. Bilgi sadeleşirken anlamını kaybetti ama sayı kaldı.

Bilim Bu Konuda Ne Kadar Net?

Aslında hiç net değil. Çünkü bilim insanları su ihtiyacını tek bir rakamla açıklamıyor.

Bir insanın günlük sıvı ihtiyacı; kilosuna, yaşına, cinsiyetine, yaptığı işe, gün içindeki hareketliliğine ve bulunduğu ortamın sıcaklığına göre değişiyor. Yazın açık havada çalışan biriyle, kışın ofiste oturan birinin aynı olması zaten beklenemez.

Bu yüzden “günde 8 bardak su içmek” gibi herkes için geçerli bir sayıdan söz etmek bilimsel değil.

Vücut Susuzluğu Gerçekten Anlatamaz mı?

En çok tekrarlanan cümlelerden biri de şu: “Susamayı bekleme, o zaman geç kalmış olursun.”

Bu ifade kulağa korkutucu geliyor ama sağlıklı bireyler için genelleme yapmak doğru değil. Vücut, su dengesini korumak konusunda düşündüğümüzden daha becerikli. Susuzluk hissi, tamamen işlevsiz bir alarm sistemi değil.

Elbette bazı özel durumlar var. Yaşlı insanlarda susuzluk hissi zayıflayabilir. Bazı hastalıklarda farklı tablolar ortaya çıkabilir. Ama genel nüfus için susuzluk hissini tamamen yok saymak için güçlü bir neden yok.

Yani saat tutarak, bardak sayarak su içmek, bilinçli bir davranış anlamına gelmiyor.

Yediğimiz yiyecekler de su ihtiyacı için katkıda bulunuyor. 8 Bardak kuralının en büyük eksiklerinden biri, besinlerle alınan sıvıyı yok sayması. Bir tabak sebze yemeği, bir kase çorba, bir porsiyon meyve ciddi miktarda suu içerir. Gün içinde bunları tüketen biri, farkında olmadan zaten önemli bir sıvı alımı yapmış olur. Ama bu gerçek neredeyse hiç konuşulmaz. Her şey sadece bardağa indirgenir. Bu da insanların gün sonunda “yeterince su içmedim” diye gereksiz stres yapmasına sebep olur.

Fazla Su İçmek Her Zaman İyi mi?

Su zararsızdır düşüncesi çok yaygın. Çoğu zaman da problem olmaz. Ama bu, su içmenin bir sınırı olmadığı anlamına gelmez.

Kısa sürede aşırı miktarda su içmek, vücuttaki mineral dengesini bozabilir. Bu nadir görülen bir durumdur ama “ne kadar çok o kadar iyi” anlayışı yanlıştır.

“Günde 8 bardak su içmek doğru değil” demek, suyu kötülemek değildir. Sadece otomatik kuralları sorgulamak demektir.

“Ben 8 Bardak İçince Kendimi Daha İyi Hissediyorum” Meselesi

Bunu söyleyen çok insan var ve bu deneyim küçümsenemez. Eğer biri daha önce yeterince sıvı almıyorsa, su tüketimini artırdığında kendini daha iyi hissetmesi son derece normal. Ama bu, o rakam herkes için geçerli değildir. Kişisel deneyim, bilimsel kural değildir. Birine iyi gelen şey, bir başkası için fazlalık olabilir. Sorun rakamda değil, körü körüne genelleme yapmakta.

Medya Bu Kuralı Neden Bu Kadar Seviyor?

Çünkü net rakamlar kolay yayılır. “Kişiye göre değişir” demek sıkıcıdır. “8 bardak içmezsen olmaz” demek daha çarpıcıdır, daha medyatiktir.

Sosyal medyada sağlık bilgileri çoğu zaman iyi niyetle paylaşılır ama sadeleştirirken anlam bozulur. Günde 8 bardak su kuralı da bu sadeleştirmenin en bilinen örneğidir.

Tek bir cümle, karmaşık gerçeğin yerini alır.

Daha Mantıklı Bir Yaklaşım Var mı?

Var ve aslında çok da karmaşık değil. Gün içinde susuzluk hissini dikate almak, idrar rengini gözlemlemek, hava sıcaklığı ve fiziksel hareketi hesaba katmak çok daha gerçekçi göstergelerdir. Açık renk idrar genelde yeterli sıvı alındığını gösterir. Koyu renk ise, biraz daha suya ihtiyaç olduğunu söyler.

“Günde 8 Bardak Su İçmek Doğru Değil” Demek Neden Önemli?

Çünkü “Günde 8 bardak su içmek doğru değil” cümlesi, sağlığın ezberlerden ibaret olmadığını hatırlatır. Herkesin aynı kalıba sığdırılamayacağını gösterir. Bilgi diye tekrar edilen şeylerin sorgulanabileceğini anlatır.

Su içmek önemlidir. Ama bu önemi tek bir rakama hapsetmek, gerçeği saptırmaktan ve basitleştirmekten başka bir şey değildir.

Bir gün biri sana yine “günde 8 bardak su içmek şart” dediğinde, bunun arkasında herkes için geçerli, kesin bir bilimsel tespit olmadığını bilmek yeterli.

Çocuklarda Telefon Kullanımıyla İlgili Yaygın Hatalar ve Doğruları

Telefon artık evde bir köşede duran bir eşya değil. Masanın üstünde, koltuğun yanında, cebimizde… Uyanınca bakıyoruz, gün içinde defalarca elimize alıyoruz, yatarken son kez kontrol ediyoruz. Böyle bir ortamda büyüyen çocuktan telefona hiç ilgi duymamasını beklemek zaten gerçekçi değil. Zaten sorun da bu değil. Asıl sorun, telefonun çocuğun hayatında fark etmeden neyin yerine geçtiği.

“Çocuklarda Telefon Kullanımıyla İlgili Yaygın Hatalar ve Doğruları” okumaya devam et

Yapay Zeka İle Hazırlanan Videolar Neden İzlenmiyor? İzleyiciyi Kaçıran Sessiz Hatalar

Şu gerçeği kabul ederek başlayalım: Yapay zeka ile hazırlamak artık zor değil. Eskiden saatler alan işler şimdi bir kaç dakikada bitiyor. Metni yazdırıyorsun, sesi alıyorsun, görüntüyü koyuyorsun. Tam otomatik sistemler de var tabi. Teknik olarak tertipli, düzgün, hatasız bir video çıkıyor ortaya. Ama iş paylaşmaya gelince tablo değişiyor. İzlenme yok, beğeni yok, yorum zaten hayal.

“Yapay Zeka İle Hazırlanan Videolar Neden İzlenmiyor? İzleyiciyi Kaçıran Sessiz Hatalar” okumaya devam et